Cehalet Mutluluktur

Bu site 18 yaşından küçükler için ve 50 yaşından büyükler için uygun değildir. Bizim de anamız babamız var. Lütfen çıkın lan bu siteden. Adamın başını belaya sokmayın. Sitede bahsi geçen kurum, kuruluş yada başka bi şey hep hayal ürünüdür, yalandır. Burada görülen hiç bir şey izin alınarak yada izinsiz kullanılamaz. Buradaki herşeyi yazan kişinin adı Gökhandır. 11 süper fen öğrencisiydi. Senin amına koyayım Gökhan. Görsel hedelerin hiç irisini de ben yaratmadım, internetten çalıp çırpıyorum. Yaratan arkadaşın emeğine sağlık terazisine tıklıyorum umarım buraya koymam sorun olmuyodur. Oluyosa bana bi mail atsın hemen kaldırırım yani. +rep
Sor gülüm
Ver gülüm

Kah Edebsiz Kah Edebi

image

“Mevzi kaybediyorum Önder, anlıyor musun mevzi kaybediyorum. Önce kuru kalabalıklardan uzaklaştım. Lüzum görmedikçe sokaklara çıkmazsın, insanların olduğu yerlere gitmezsin. Sonra arkadaşlarımdan geri çekildim. Sanki başka şeylerle ilgileniyorduk, birbirimizi pek anlamıyor, belki de anlıyor ama uğraşmak istemiyorduk. Sonra da akrabalarımı ve ailemi bıraktım hendeklerde. Düğünlere katılmamaya, bayramlarda bile aramamaya başladım. Son hatta bi başımayım şimdi. Öylece kala kaldım. Şimdi eminim "yabancılaşma” diye kestirip atacaksın. Hayır Önder, yabancılaşma değil bu. Yabancılarla baş edebilirim. Bu, nasıl desem, bu şüphe. Evet. Herkes şüpheli bence. Görebildiğim gözlerin içine bakıp, o gözlerin ardında bi şeyler arıyorum. Ve sana karşı açık olacağım o gözlerin ardında hiç bi şey yok. Tıpkı bütün bu varoluş gibi, soğuk, karanlık ve ruhsuzlar. Bunların ötesinde hiç bi şey yok. Anlıyor musun beni?“

Önder bıyıklarıyla oynamaya devam ederek yüzüme bir süre daha baktı. Sonra laptopuna döndü. Sessizlik ve hareketsizlik rahatsız edici olmaya başladığında önümdeki bardağa uzandım. İçinde kalan ısınmaya başlamış suyu tek seferde yuvarladım. Tütünümden ince bir dal sardım. Ağzıma koyup ateşledim. Derin bir nefes çektim. Duman ciğerlerimden dışarı çıkarken ses tellerimi titreştirdi:

"Rusa gidelim Önder.”

Önder yüzüme bile bakmadan “Kes sesini lan!” diye sert çıktı.

“Amına koyim seninle de bi şey konuşulmuyor. Dün gece biraz insanlarla sohbet edeyim diye internette bi siteye girdim. Bi kızla konuşmaya başladım. Yaşımı söylediğimde kız bana "dayı” dedi. “DAYI!” dedi “DAYI!”. Hipster adamım lan ben. Kız beni izdivaç programlarına katılan adamlar gibi hayal etti. Yeter artık. Rus çağır, bu mevzu burada kapansın.“

Yaz İstanbul'u kavuruyordu. Bir göz odada, dönen vantilatörün altında donla oturuyorduk. Ter, ince bir zar tabakası gibi bedenimizi kaplamıştı. Donlarıyla terleyen bu tekinsiz iki adam arasında geçen diyalog odada buz gibi bir hava estirmeye yetmişti. Serinliğin verdiği özgüvenle konuşmaya devam ettim:

"Bak Önder, ver Rus'u bu iş huzur içinde çözülsün. Yoksa yazarım hepsini internete.”

Adeta gözüm dönmüştü. Neyime güvenerek böyle tehditler savuruyordum? Ev Önderindi, o ne alırsa onu yiyordum ve adam çamaşırlarımı yıkayıp asıyordu.

“Yaz. Nereye yazarsan yaz. İşin gücün maymunluk. Açız, aç. Ne yiyeceğiz? Bi kere şu eve sıcak ekmekle mi geldin? Boş beleş işler. Gözmüş, Rusmuş, bilmem ne… Gerizekalı.”

Adamın evinde adama artizlik yapıyordum. Duygusal girdim, açık konuştum, tehdit ettim. Hiç biri işe yaramamıştı. Masada duran Probis'ten bi tane alıp, ağzıma attım. Düşünmek için zaman kazanmaya çalışıyordum. Hala yapabileceğim bi şeyler olmalıydı, üste çıkmalıydım. O sırada lavaboda birikmiş bulaşıklar dikkatimi çekti:

“Şu hale bak sığır gibi yaşıyorsun. Her yer pislik içinde. Zaten ev de göt kadar. Mahremim kalmadı bu evde yemin ederim. Büyük bi eve çıkalım, ben böyle yaşamak istemiyorum. Bi de temizlikçi tut, pisliğe dayanamıyorum.”

“Para yok” dedi. O an kan beynime sıçradı:

“Bu nasıl bahane lan yavşak?! Elin ayağın tutuyor. Git kazan.” diye kükredim.

“Siktir git lan evimden” dedi sakince. Ciddiydi. Samimiyetsizce gülümsedim. Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Şaka yaptığına inanırsam, onu da inandırabileceğimi düşündüm. “Siktir git!” diye tekrarladı ve kafamın arkasına bi ingiliz kesmesi attı. Olayın fiziksel boyuta taşınması çok ağırıma gitmişti. Ayağa kalktım. Sokak kapısını açtım ve son kozumu oynadım:

“Sadece senin gözlerinin ardında bir sıcaklık, bir yakınlık gördüm Önder. O yüzden seninle paylaştım bunları. Belki bana en yakın adam sendin. Kendimdem şüphe ettiğimden daha fazla şüphe etmedim senden. Ne kadar da aptalmışım! Elveda.” diyerek dışarı bir adım attım.

“Donla çıkma mal. Altına bi şey giy, eşyalarını da al. Sonra siktir git.” dedi. Apartman boşluğu soğuk, karanlık ve ruhsuzdu.

Kah Edebsiz Kah Edebi

image

Birleşmiş Milletler bize “300” adını verdi. Evet, geçmişte medeniyeti savunmak için gözünü kırpmadan ölüme yürüyen kahraman Spartalılardan almıştık bu ismi. 300 ülkeden seçilmiş, 300 kahraman. Görevimiz korkusuzca bilinmeze adım atmak ve insanlığa yeni bir çağın kapılarını aralamaktı. İşte geri sayım başlıyor, hadi bismillah…

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu görevi onayladığı anda Tübitak göreve gönderilecek kişiyi seçmek için bir proje yarışması düzenlediğini duyurdu. Ülkenin dört bir yanından bilim insanları, mühendisler, askerler, doktorlar, akademisyenler ve müteahhitler Mars'ta kurulacak ilk kolonide yer almak ve isimlerini tarihe altın harflerle yazdırmak için projelerini hazırlamaya başlamışlardı.

Evrendeki eşsiz düzeni ve kusursuz ahengi daha çocukluk yıllarımda keşfetmiş, bu engin sonsuzluğun sabırlı devinimi ile adeta büyülenmiştim. İşte daha o yıllarda ruhumun derinliklerinde çakan kıvılcımlar, düşüncelerimi harlamış ve bu yarışmayı bana kazandıracak proje kafamın içinde usul usul pişmeye başlamıştı.

Diğer katılımcılardan öndeydim. Onlar daha ne yapacaklarını düşünürken benim sıradışı projem teorik olarak hazırdı. Şimdi dostlarımdan alacağım teknik destekle, teoriyi pratiğe dönüştüme zamanıydı ve ilk durağım Beylikdüzü Organize Sanayi Bölgesiydi.

“Selamın aleyküm” diyerek girdim Tornacı Ahmet'in dükkanına. Ahmet yavşak bir insandı, adeta esnaf olmak için yaratılmıştı. “Ooooo hafız sen uğrar mıydın ya buralara?” diye samimiyetsizce karşıladı beni. “Ahmet ciddi bir mesele var, laklakla kaybedecek zamanım yok. Bana şöyle cenin olan adamın sığacağı yuvarlak bi plaka kes bakalım” diyerek hemen konuya girdim. “Hasan koş iki çay söle kahveden” diye çırağı çay ocağına yollamaya kalkınca kan beynime sıçradı. “Niyetliyim aslanım, vaktim yok, kes şu plakayı. Daha uğrayacak çok yer var…” diye sert çıktım. “Tamam hafız hallederiz ya, pleksiden mi keseyim?” diyerek geri adım attı. “Ulan ne pleksisi uzaya çıkacak bu plaka, uzaya. Parası mühim değil uzaya en dayanıklı malzemeden kes.” diye kükredim. “Valla uzaya en dayanıklısı kriptonit. O da taze tükendi. Dün amerikalı bi müşterime zıpkın yaptım ondan. Pirinç keseyim istersen?” diye sual edince, zaman kaybetmemek adına “Kes hadi kes” diyerek bu yersiz teklifi kabul ettim. İşlem tamamlanınca koltuğumun altına aldığım plakamla bir sonraki durağıma doğru yola çıktım.

Kadıköy'de Yazıcıoğlu İş Hanı'na ulaştığımda sıcak iyiden iyiye etkisini göstermeye başlamıştı. Elektroniğin dahi çocuğu Semih'in dükkanına zor attım kendimi. Semih teknik lise mezunu, işinde uzman bir elektronikçiydi. LCD, LED dahil tamir edemeyeceği televizyon yoktu. Hatta Playstation 4 kırdığına dair söylentiler bile dolaşıyordu ortamlarda. “Selamın aleyküm Semih” diyerek selamladım kondansatörlerin efendisini. Leğimlediği karttan kafasını kaldırmadan “Merhaba” dedi. “Allah'ın selamını veriyorum sana, kâle alıp yüzüme bile bakmıyorsun hayırsız.” diye sitem ettim Semih'e. Kafasını kaldırdı, koruyucu gözlüklerini çıkardı. Mahçup şekilde “Vay hafız hoşgeldin ya. Kusura bakma işe dalmışım.” diye yanıt verdi. “Ehemmiyeti yok. Yalnız acil bir durum var Semih. Bu işi ancak sen çözebilirsin. Şunlara bi göz at bakalım. Ne dersin?” diyerek yıllardır üzerinde çalıştığım eskizlerimi Semih'e uzattım. Büyük bir dikkatle her sayfayı tek tek incelemesini sabır içinde bekledim. Son sayfayı bitirdiğinde kağıtları bir araya topladı, masaya vurup düzenledi, önüne yatırdı ve gözlerimin içine bakarak “Hafız ne bunlar? Ben hiç bi şey anlamadım.” diyerek şaşkınlığını ifade etti. “Mars'a gidiyorum Semih. Bunlar Dünya'nın Mars'a göre hareketleri. Dünyanın hareketini eş zamanlı takip edecek bir cihaz yapmanı istiyorum senden. İhtiyacın olan her bilgi burada. Sonra bu plakayı yerleştireceğiz bu cihaza. Plakayı saniye saniye dünyanın konumuna göre dönderecek.”. Semih beni pek ciddiye almış gibi görünmüyordu. “Yaparız, yaparız. Yalnız bu he diyince olmaz. Bana bi kaç hafta vermen lazım.” diyerek benden mühlet istedi. “Tamam sen öyle diyorsan yapacak bi şey yok. Ben iki hafta sonra uğrarım. Hadi Allah zihin açıklığı versin.” diyerek Semih'i işi ve prinç plakamla başbaşa bırakarak eve doğru yola çıktım.

Beklemekle kaybedecek zamanım yoktu. Mars benim hayalimdi ve her saniyeyi bu uğurda harcamaya kararlıydım. Teyze kızının eşi Mehmet Tübitak'ta özel kalem yardımcısıydı. Özel ve kalem gibi adamdım, bana yardımı dokunabilirdi. Lobi çalışmalarına başlamalıydım. Telefona sarıldım. “Alo Mehmet nasılsın? Allah'a şükür biz de iyiyiz. Ya şu Mars işi var ya? Evet. İşte ben de niyetliyim o işe. Artık bana bi güzellik yaparsın. Çok sağlam bi projeyle geliyorum. Maaşı ne kadar olcak bu işin? Sigortası filan? E iyi valla. Talibim ben bu Mars'a Memedim, dediğim gibi desteğini bekliyorum, yap abine bi güzellik. Bi kaç haftaya oradayım. Hadi kal sağlıcakla.”

İki ayın sonunda Semih nihayet cihazı tamamlayabildi. Projem sunuma, ben ise mülakata hazırdım.

“Merhabalar. Ben Mahmut Erbudak. Silivri Merkez Camii'nin imamıyım. Aslında bu proje benim çocukluk hayalim. Sizi NamarsMatik ile tanıştırayım. Biliyorsunuz dünya coğrafyasında bile kıbleye karşı namaz kılmak büyük sıkıntı. Her gün milyonlarca namaz kıbleyi ıskalayarak uzay boşluğunda kayboluyor. İşte NamarsMatik, Mars'ta kılınacak her namazın hedefi 12'den vurmasını sağlayacak bir teknoloji ile üretildi. Şu üstte gördüğünüz hareket edebilen prinç plaka üzerinde eda ediyoruz namazımızı. Plakanın bağlı olduğu cihaz dünyanın konumunu an be an takip ediyor ve plakayı buna göre hareket ettiriyor. Siz de huşu içinde ibadetinizi gerçekleştiriyorsunuz. Ayrıca bulunduğunuz yarım küreye göre ayarlama opsiyonu da mevcut.”

Seçici kurul etkilenmiş görünüyordu. Eskizleri incelediler, birkaç da soru sordular. Seçici kurulun başkanı olduğunu tahmin ettiğim bey mendiliyle alnındaki teri sildi ve konuşmaya başladı:

“Bakın Mahmut Bey, Mehmet Bey sizden bahsetti. Dini bütün bir insan olduğunuzu biliyoruz. Açıkçası gönlümüz sizden yana, bunu saklamaya lüzum yok. Ayrıca Beyefendi de yarışmayı yakından takip ediyor. Kendisi sizden haberdar. Mars'ta bizi bir imam hatip mezununun temsil etmesinden mutluluk duyacağını belirtti. Hazırlıklarınızı tamamlayın, helalliğinizi alın. Mars'a gidiyorsunuz.”

Sevinçten adeta dilim tutulmuştu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Artık ben de 300'den biriydim. Hayalim gerçek, dualarım kabul olmuştu. Hızla NamarsMatik'i yüklendim. “Allah ne muradınız varsa versin. Ülkemi ve Beyfendi’yi mahçup etmeyeceğim. Asıl görevim şimdi başlıyor. Biliyorsunuz namaz sadece bir başlangıçtı. Şu anda Mars'ta imsak vakitleri üzerinde bir çalışma yürütüyorum. Ancak Ay'ın hareketlerini Mars'tan gözlemleyerek kusursuz bir imsakiye hazırlayabilirim. Allah izin verirse namazdan sonra oruç da Mars'ta eda edilebilecek.” diyerek son hazırlıklar için eve doğru yola koyuldum.

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

“Geceleri yargılama zamanı gelmedi mi?” diye sordum Gökhan'a. Cevap vermedi. Mahsuru yok. Çarpmasını umarak üç harfliden bir yudum daha aldım.

Gecenin sözü kişiseldir. Kimine hüzün, kimine de neşe vaat eder. Yalanlar… Gecenin yalanlarına kanmış ruhsuz bedenler loş odada salınıyorlar. Aptallar. Uyuşmuş aptallar. Bense hiç olmadığım kadar ayığım. Bilincim, berraklığın elektro-kimyasal bir manifestosu adeta, farkındalığı iliklerimde hissediyorum. Bütün uyuşmuşlar adına geceyi yargılayacak kişi benim.

Gökhan'ı ve kendimi geceden kurtarmam lazım. Konuşmak faydasız, eyleme geçiyorum. Bardaktan pipeti alıp, içkimi tek seferde yuvarlıyorum. Sonra bütün ciddiyetimle kendimi piste, Gökhan'ın yanına atıyorum. Koluna girdiğim can dostumu barın kapısına doğru sürüklüyorum. Direnmiyor.

Kapıda Erol Abi ile vedalaşıp, sokağa doğru yürüyoruz. Gece aydınlanıyor. Sokak ışıkları gecenin bütün pisliğini gözler önüne seriyor. İşte iddia makamının kanıtları. Nedensiz kavgaya tutuşmuş bir çift, köşe başında kusan kız, yolun kenarında sızmış genç… Gecenin müdavimleri, klişeleri… Lanet olsun sana gece, lanet olsun…

Kalabalığın ortasında duruyorum, Gökhan da duruyor. Amerikan filmlerini izlemişsinizdir. İşte tıpkı o filmlerde öfkelenen insanların yaptığı gibi orta parmağımı kardeşlerinden ayırıyorum ve havaya kaldırıp haykırıyorum:

“İnsanlığa karşı işlediğin suçlardan seni idama mahkum ediyorum gece. Sen ve bütün suç ortakların cezanızı çekeceksiniz. Hepinizin ta amına koyayım.”

Bardan yanıma aldığım pipeti temsili olarak kırmaya çalışıyorum. Pipet esniyor ama kırılmıyor.

Aynı anda tekinsiz bir yüz Gökhan'la benim koluma giriyor. Gecenin suç ortaklarından biri. Çarptırıldığı cezadan memnun olmuşa benzemiyor:

“Kardeş Bodrum'da Bodrumluya artizlik yapmıycaksınız.”

Barlar sokağında bir süre yürüyoruz. Ben genel hatlarıyla gecenin suçunu, yargıçlıç görevimi ve bizim de Bodrum çocuğu olduğumuzu efendi bir üslupla açıklıyorum. Bu esnada arkadan gelen sesler dikkatimi çekiyor. Kafamı çevirdiğimde kuduran bir adam ve onu zaptetmeye çalışan üç kişi görüyorum. Kuduran, üçünün elinden kurtuluyor, geniş bir yay çizerek önümüze geçiyor. Hiç durmadan tüm hızıyla koşup, zıplıyor ve Gökhan'ın suratına görülmüş en destansı tokatlardan birini patlatıyor.

Kolumuza girmiş tekinsiz yüz bana vurmak için yumruğunu kaldırıyor. Biz de boş adam değiliz. Müthiş bir refleks örneği göstererek yumruğunu havada kapıyorum. Bu sefer diğer yumruğunu savuruyor ben de boş elimi kullanarak ikinci kez tekinsizi engelliyorum. Cüretkar bir sesle:

“İndir lan elini!” diyor. Altta kalacak değilim:

“Sen indir lan elini!” dememle alnını burnuma gömmesi bir oluyor.

İşte berrak bilincim oluk oluk burnumdan üstüme akıyor. O anda bedenimden sıyrılıyorum. Beş metre kadar havaya yükseliyorum. Bodrum sokaklarında bir hayalet dolaşıyor, devrilişin hayaleti… Bedenim kalabalık sokağın kenarında cenin pozisyonunda. Dört adamın ben sandıkları et yığınına hunharca saldırmasını izliyorum. Gavura vurur gibi vuruyor allahsızlar, elleri kırılasacılar. Gecenin hizmetkarları şahane bedenin ağzına sıçarken, olan biteni uzaktan izliyorum.

Gökhan, “Yeter ölecek adam!” diye haykırarak araya giriyor, beni bedenime davet ediyor. Astral seyahatim sona eriyor.

Bir anlık boşluktan faydalanıp, haberlerde bahsedildiği gibi ara sokaklarda izimizi kaybettiriyoruz. Bir çöp konteynırının başında soluklanmak için duruyoruz. Gözüm Gökhan'a ilişiyor. Tişörtün yakası olduğu gibi yerinde. Yakayı göğüse bağlayan dikişler ise muntazam bir şekilde sökülmüş. Gökhan'ın sağ memesi tüm ihtişamıyla karşımda duruyor. Beni bir gülme alıyor.

Gökhan'ın evine vardığımızda ilk işim aynaya bakmak oluyor. Aynadaki yüzü tanımakta zorluk çekiyorum. Kötü bir estetik ameliyat geçirmiş gibiyim:

“Gecenin amına koyayım…” diyorum Gökhan'ın da duyabileceği şekilde.

“Seni de, geceni sikicem ya. Yat zıbar amına koyim” diyor.

Ertesi gün erkenden uyanıyorum. Hemen konfor alanıma, evime dönmek için yola çıkıyorum.

Eve vardığımda beni annem karşılıyor.

“Anne beni dövdüler.” diyorum.

“Ellerine sağlık.” diye yanıt veriyor. Bozuluyorum. İçimden “Elleri kırılsın!” diye geçiriyorum.

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Bu kelimelerin yazarı değersiz bir kütledir dostlarım.

Üzülerek fark ettim ki ben hormonların ve elektromanyetik sinyallerin canlı bir insan vücuduna dayattığı bir yanılsamadan ibaretim.

Yaşamın ortaya çıkışından sonra bazı hücreler arasında moleküler bir antlaşma yapıldı. Hücreler bu antlaşmayı zamana biraz daha fazla meydan okuyabilmek için kabul etmişti. Hareket kalmayana kadar devam edecek bu antlaşma fizik kanunları ile mühürlendi. Söz bu antlaşma ile bir arada yaşamayı kabul eden hücreler, bir araya gelerek bir dokuyu oluşturacak ve hücre kimliklerini yitirerek artık doku olarak anılacaklardı. Hepsi birdi ve doku bütünlüğü için hiç biri ötekinden daha değersiz değildi. Dokular benzer bir antlaşmayla organları, organlar ise sistemleri oluşturdu. Ancak sistemler birleşip bir vücut oluştuğunda işler değişti. Geçerli antlaşmaların korunmasına karşın yeni antlaşmalar yapılmadı.

İşi, kendi dahil evreni algılamak ve bu algı ile geri kalan hücreleri korumak olan sinir sisteminden bazı hücreler olgusal evrenle olan doğrudan temaslarını kötüye kullanarak enerjiyi biriktirmeye başladı. Evrende var olan ilk kırılma, ilk kurgu buydu. Bu birikimler sayesinde sinir sistemi artık evrene ihtiyaç duymuyor, biriktirdiklerini karıştırarak, yapay bir uyaran ortaya çıkarabiliyordu. Bu yalan, hayatta kalmaları için hücrelere bir avantaj sağlamış olsa da artık hepsi sinir sisteminin onlara dayattığı gerçekliği yaşıyordu. Hücreler kurgu ve olgu arasında kayboldular.

Sinir sistemimiz, dalgalanan molekülleri dinleyip, koşan fotonları yakalayarak yarattığı bu biyolojik diktada terör estirerek bütün kontrolü ele geçirdi. Bu küstah yalancı hepimizi kandırdı.

Hissettiğimizin aksine çok uzaklarda ölmekte olan bir yıldızdan, aforoz ettiğimiz Pluton'un buz dağlarından, Uranüs'te yağan elmaslardan ve bu evrende var olan her hangi bir şeyden farklı değiliz. Dünya denen bu gezegende yolunu kaybetmiş hayatta kalmaya çalışan bir avuç hücre, karanlıkta kalmaktan korkan birkaç atomuz sadece. Hepsi bu.

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

 “Aklımda kelimeler var. Ben kelimelerle düşünüyorum. Kafamın içinde görüntüler belirmiyor, sesler duymuyorum. Sadece aklımdan akan kelimeleri okuyorum. Ben gerçekliği işaret eden araçlara mahkum yaşıyorum. İşte bu yüzden ne kendime ne de sana gerçeği veremem. En iyi olasılıkla onu sana işaret edebilirim. Elimden başka bir şey gelmez.” dedim kadının gözlerinin içine bakarken. Cevap vermesi için biraz bekledim. Kadın yere değmekte olan ayaklarını oturduğumuz koltuğa çekti ve onların üstüne oturdu. Örtündüğü battaniyeyi yukarı çekiştirdi ve yüzüme zarifçe gülerek:

“I like it when you speak Turkish.” dedi.

“I know baby so listen to this…” diyerek anlatmaya devam ettim:

“Bu topraklarda aşk; çayla yumuşatılmış, arabeske bulanmıştır. Bu topraklarda şehvet ayıp, zevk günahtır. Hasreti tadacaksın. Gördüğün bu bedenin içine kendi tanrını yerleştireceksin. Ben de senin içine kendi tanrımı yerleştireceğim. Tanrılarımıza aşık olacağız. Bu tanrıları yaşatmak için birbirimizi hiç tanımayacağız. Dünyevi olandan arınıp manevi olanla sarhoş olacağız. Bu arayış, bu acı, bizi hayata bağlayacak ve ölene kadar sürükleneceğiz. Buna hazır mısın?”

“I have no idea what you are talking about but you are cute.”

Hazır değildi. Tasavvufi kötü çocuk numarası işe yaramamıştı. Zaten işe yarasaydı da bu geceyi kadının alnına konduracağım “namusumsun” öpücüğü ile kapatabilirdim en fazla. Gece üstümüzden akarken, hava da giderek soğuyordu. Yavaşça battaniyenin altına sokuldum. Anlamsız sessizlik giderek uzuyor, tenimizin hapsolan sıcağı kadını mayıştırıyordu.

“Kelimeler yetersiz. Düşünmekten vazgeçmeliyim. Anlatmaktan vazgeçmeliyim. Her şeyden vazgeçmeliyim. Az sonra cümleler bozulacak, kelimeler anlamsızlaşacak ve harfler sessizliğe bürünecekler. İyisiyle kötüsüyle zamanı sadece yaşadıklarımız dolduracak, duyularımıza teslim olacağız. Hepsi yavaş yavaş olacak. Önce bir portakal çiçeği ilkokula şiirler. Sonra giderken ağaçlar ve az güzel. Güzel daha güzel. Ilık tıpış. Kıh. Mıh. Mmmmmm. Şşşşşşşşş…”

Kadının gözleri çoktan kapanmış, kafası koltuğun sırtımızı yasladığımız kısmına, yüzü bana dönük şekilde düşmüştü. Sol işaret parmağı bir kilit gibi dudaklarını kapatmıştı. Kadına yanaştım. Gözlerimi kapamadan, dudaklarına doğru süzülmeye başladım. Kadının nefes alış verişini duyabiliyordum. Cennetin kapılarını aralamak için sol işaret parmağını dudaklarından çekmeye çalıştığım anda gözlerini açtı ve “What the fuck!” diye bağırarak kendisini koltuğun uzak ucuna doğru attı. Az önce teslim olduğum duyularım beni hemen bir duvarın önüne götürmüş, gözümü bağlamış ve son isteğimi bile sormadan beni kurşuna dizmişlerdi. Kelimeler koşarak cesedimin yanına geldiler. Cansız bedenime ilk sarılan kelime 12 yaşımda tanıştığım bir ecnebi oldu:

“What?”

Ölümümü kabullenemiyor, ağlayarak bedenime sarılıyor, beni yaşatmak için çırpınıyordu. Artık her şey için çok geçti. Kadın yaşayanların dünyasından bana seslendi:

“It is late i should be going home.”

Kadının beni çağırmasıyla huzursuz ruhum, son görevini tamamlamak ve temizlenerek ışığa yürümek için bilinmez bir süre yaşayanların arasında hapsolacaktı. Şimdi bir centilmen olarak kadına eşlik etmeli, evine sağ salim ulaşması için ona uygun bir araç bulmalıydım. Sonra özgür kalacaktım.

“Sure lets get you a taxi.” diyerek oturduğum yerden kalktım. Ben anahtarlarımı alırken kadın eşarbını boynuna doladı, kapıya yöneldi. Ayakkabılarımızı aynı anda giydik. Ne merdivenleri inerken ne de yolda yürürken hiç konuşmadık. Konuşmuyorduk ama kelimeler taziye ziyareti için çoktan aklımı doldurmuşlardı. Hepsi oradaydılar, kadına varlıklarını hissettirmediler.

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Orada olduğunuzu biliyorum.

Yokluğa doğru yolculuğumda başımdan geçenleri anlatıyordum. Değişimimin bir tür günlüğünü tutarken, yaşam evrelerimi de sizinle paylaşmış oluyordum. Lisede, düşünmeye başladığım ilk yıllarda, idealize ettiğim toplumcu ve ahlakçı yaşam tarzım üniversite yıllarında daha varoluşçu bir hal almış, ekonomik özgürlüğümü kazanmamla birlikte ise absürdizmin çekim alanına girmişti.

İnsanlara karşı tam bir duyarsızlık içinde değildim. Düzenlemelerimde kendilerine figüran olarak yer bulabiliyorlardı. Kendi adıma yaptığım çıkarımlardan onlara da pay biçiyor, “Nasıl Ben?”den “Nasıl İnsan?”a oradan da “Nasıl Toplum?”a doğru akan bir algoritmayı takip ediyordum. Ben, teorik bir evrende ütopyalarımı kusursuzlaştımaya çalışırken, gerçek hayatta delilik yavaşça yayılıyordu.

Otorite ağaçları öldürmek istediğinde, aklı başında insanlar otoriteye karşı çıktılar. Bu sefer otorite onları da öldürmek istedi. İnançlarıyla kör olmuş, şüphe duymayan bağnaz yöneticiler, üniformalı köpeklerini insanların üzerine saldı, sivil çakallara ellerinde sopalarla satırlarla sokağa çıkmaları için cesaret verdi. Deliliği o günlerde fark ettim. Rasyonel insana karşı cehaletin, deliliğin vahşi saldırısı başlamıştı.

Önce çocuksu bir naiflikle bunun bir otorite diktası olduğunu, kendi halkına zulmeden bir hükümeti halkın iktidardan uzaklaştıracağını düşündüm. Bu yüzden insanlarla iletişime geçerek olması gerekenleri çok basit ve kabaca anlatmam gerektiğini düşündüm:

Toplum bir iş bölümü organizasyonu. İnsan tarafından üretilen bütün tüketilebilir değerler olabildiğince adil paylaşılmalı ve toplum bu paylaşım konusunda söz sahibi ve belirleyici olmalı. Fakat tükenmeyecek hiç bir şey üzerine gıkı çıkmamalı. Örneğin 100 kişilik bir toplulukta 200 ekmek üretildiyse ve bir kişi 101 ekmek alıdıktan sonra geri kalan ekmekler dağıtılıyorsa sebebi ne olursa olsun toplumun bu ekmeklere el koyma hakkı vardır. Burada adalet sağlanmalıdır. Fakat toplum insanların kiminle seviştiğine, neye inandığına, ne giydiğine müdahele etmemelidir. Çünkü bunlara müdahele toplum için bir fayda yaratmazken aksine psikolojik bazı süreçleri etkileyerek iş bölümünü bozacak, kaosa sebep olacaktır. Otorite, üretim ve paylaşım süreci ve bu süreci doğrudan etkileyen unsurlar dışında kalan alana müdahil olmamalı sadece bu iki süreci adil şekilde yürütüp korunmasını sağlamalıdır.

Katı ve mutlak ahlak kuralları toplumları yozlaştırır, içeriden çürütür. Bastırılmış insan iş göremez. Otorite toplum hayatının sağlıklı devam etmesi için bu ahlak kurallarına karşı savaşmalıdır, bu alanda özgürlüğün teminatı olmalıdır.

Benim yaşadığım yerde ise otorite, üretim ve paylaşım konusunda akıl almaz bir şekilde liberal davranırken, müdahil olmaması gereken yerlerde muhafazakar bir tavır ortaya koydu. Yapması gerekenin tam tersini, en yapmaması gereken şeyi yaptı.

Bunun dışında ağaç kıyımları, hes inşaatları, nükleer enerji projeleri ile doğaya ihanet ederken bir yandan da komşu ülkelerde akan kanı fırsat bilip çıkarları doğrultusunda daha çok kan akması için savaş çığırtkanlığı yaptı. Kendi vatandaşlarının üzerine uçaklardan bomba yağdırdı, bütün insanları sarsan bombalı bir saldırıdan sonra bir taziye ziyareti yapmak yerine ABD'ye kaçtı. Şimdi ise sokaklarda “marjinal” diye muğlak bir ifadeyle fişlediği insanlara gaz bombaları ve tomalarıyla saldırıyor.

İşte bütün bu sebeplerden hükümetin desteklenmemesi gerektiğini insanlara anlattım. Fakat bazı insanların farklı temellerde çalışan bir bilinç yapısı oluşturduklarını bu nedenle beni kesinlikle anlayamadıklarını farkettim. Düşünceyi bilincin derinliklerinde sansürleyen bir tür otokontrol mekanizması inşa etmişlerdi. Bu mekanizma, insanların kendileriyle konuşmalarını engelliyor, onları yavaş yavaş delirtiyordu. Kendileri ile konuşamadıkları şeyleri kitaplardan okumak, televizyonlardan izlemek, insanlardan dinlemek yani her hangi bir şekilde uyaran olarak sinir sistemlerine kabul etmek onları rahatsız ediyor, bazen öfkelendiriyor, kimi zaman da saldırganlaştırıyordu.

Salgın büyüyordu. Deli insanlarla yaşıyordum ve kimlerin deli olduğunu veya kaç kişi olduklarını bilmiyordum. Patlamaya hazır bu delilik sadece tatlı uyaranını bekliyordu. Ancak bunu, benden çok daha önce fark etmişti rasyonel insan. O yüzden tüm dünyada, deli insanları saldırgan birer zombiye dönüştürecek uyaranları saklayan bozuk bir yaşam sistemi kurdu. Ancak delilik ilerledikçe uyaranlara yenileri eklenmeye başladı. Rasyonel insan bütün gücüyle sayıları artan uyaranların delilere ulaşmasını engellemeye çalışırken, deliler sistemin içine sızdılar ve onu ele geçirdiler ve şimdi uyaranlara sistemli tepki vermeyi öğrendiler.

Düzenli olarak katıldığım 1 Mayıslar hariç, toplumdan kopuk, kendi küçük dünyasında, kendi kurallarıyla evden işe, işten eve yaşayıp giden sıradan bir insandım. Düzgün, düz, sıradan bir insandım.

Biyolojik bir salgına hazırdım. Kaotik bir zombi kıyametinde hayatta kalabilmek için kendimi eğittim, ihtiyacım olan her materyali edindim. Fakat sosyolojik bir salgın ve sistemli hareket eden zombiler beni gafil avladı. Önce ne yapacağımı bilemedim fakat zamanla öğrenmeye başladım. Duvarları doldurdum. Merdivenleri boyadım. Çok güldüm. Sonra daha çok güldüm. Sokaklarda rasyonel insanla omuz omuza durdum. Ben direnişçi oldum.

Salgın sokaklarda hala devam ediyor. Direniş de. Güvenlik sebebiyle artık uyaranları mizahın, sanatın, felsefenin ve matematiğin içine gizliyorum. Her günümü yarın salgın beni de delirtecekmiş gibi yaşıyorum, sinir sistemimi uyaranlara boğuyorum. Bir yandan da salgını kıracak yeni yöntemler arıyorum.

Orada olduğunuzu, direndiğinizi biliyorum. Sizi seviyorum.

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Son günlerde piyasaya çıkmış anneler günü ile ilgili ne kadar reklam varsa hepsini izledim. Her izlediğim reklamla tiksintim katlanarak arttı. Reklamlar anneyi; kendi hayatı olmayan, doğurduğu çocuk ile kendisi arasındaki kişilik ayrımını yapamayan, bütün zamanını ev işleri yaparak geçiren aciz bir hizmetçiye indirgemiş durumda . Konu hakkında sosyolojik bir bilgim yok ancak anneler gerçekten böyle insanlarsa, aile kurumunun üstüne çok ciddi tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Yaşadığımız dünyayı kabaca incelersek, çok çok küçük elit bir grup hariç, insanın acılara mahkum edildiğini görebiliriz. Bir çok insan kendi varlığını sürdürecek en temel gereksinimlerden (besin, su, barınak, güvenlik gibi) mahrum yaşamaya çalışmaktadır. Daha iyi organize olmuş sanayi toplumlarında yaşayan insanların bu temel ihtiyaçları sistemin kendini devam ettirmesine yetecek oranda karşılanırken, sadece bir “iş gücü” olarak konumlanmış insan kendine yabancılaşmakta; antidepresanlar, din ve eğlence sektörü ile ayakta tutulmaya çalışılmaktadır.

Yarattığımız sistemin ideal hali bize bunlardan başka bir şey sunmazken, 2013 pratiğinde sistem, suç örgütlenmeleri ve faşizm tarafından kuşatılmış ve en sığ vaatlerini bile yerine getirmekte zorlanır hale gelmiştir.

İnsanların %99'undan daha fazlası için dünya acı ve sorunlarla dolu bir yerdir. Bu şartlar altında durmadan bu cehenneme insan ekleyen anneler gerçekten kutsanmalı mıdır? Türümüzün genetik materyalinin geleceğe aktarılması bizim için ne ifade eder? Kendisinin veya etrafındaki bazı insanların çocuk sevgisini bastırmak için bir tatmin ürünü olarak yeni bir insan dünyaya getirmek etik midir? Bir birey başka bir bireyi hangi hakla bu varoluşa mahkum edebilir? Bu soruların acilen cevaplanması gerekmektedir.

İnsanların üremek için nedenlere ihtiyacı yoktur. Çünkü üremek nedenlerden çok daha önce varolmuş bir olgudur. Anneler çocuksu bir naiflikle doğanın bu anlamsız çağrısına teslim olmuş zayıf insanlardır. Son tahlilde üremek iyilik, sevgi, kutsallık gibi hiç bir kavramla ilişkili değildir. Ve yukarıda da belirttiğim gibi 2013 pratiğinde üremek veya üremiş olmak bu ilişkisizliğin bir adım ötesine geçerek bu kavramları yıpratır bir hal almıştır.

Nesnel makro dünyada durum bu şekildedir. Ancak insan hayatı çok boyutludur. Günlük çabamızın içinde bir çok insan bunların farkında olmadan yaşar. Zaten bunları bilmek de çok fazla bir şey ifade etmez. En azından ben bir faydasını görmüş değilim. Şimdi de duruma öznel mikro dünyamdan bakalım:

Son zamanlarda hayatım toplu taşıma araçlarında tost yiyerek, iş yerimde arkadaşlarımla şakalaşarak ve elimde alkollü içki olduğunda karşı cinse kur yaparak geçiyor. Ancak hayatım her zaman böyle değildi. Yaklaşık otuz dünya yılı zaman geçirdim buralarda. Bu süre zarfında binlerce hatta belki on binlerce insanla dolaylı ve dolaysız iletişim içinde bulundum. Görece iyi ve kötü bir çok değiştirici eylem gerçekleştirdim ve eylemlerimin bütün sorumluluğunu üstleniyorum.

Annem bana asla iyiyi ve güzeli öğretmedi. O sadece yanımda durup bana seçenekleri gösterdi. Görünmez iplerle beni kontrol etmedi. Her zaman düşündüklerinin arkasında durdu. Paralel düşünmediğimiz alanlarda yaşadığımız her çatışmada beni besledi, vizyonumu genişletti. Annem toplu bir yataktan, düzenli bir çekmeceden, bir tencere yemekten daha fazlasıydı. O, antitezinin oluşmasına yardımcı olan bir tezdi. Bütün farklılıklarımıza rağmen ne zaman istesem her zaman yanımda oldu. Bana her zaman yalnız olmadığımı hissettirdi. Annem, dokunup, sarılabileceğim etten kemikten bir güven duygusuydu. Annem ben olmayan bir ben gibiydi.

Bu dostu, bu güçlü kadını seviyorum. Annem olduğu için değil tıpkı benim gibi teslim olmadığı ve kendini yaratan efendisiz, özgün bir birey olduğu için seviyorum. Sevdiğim diğer insanlardan tek farkı benim nedenim olması. İşte bu yüzden sanki bana aitmişçesine; paylaştığım simitle bastırılan açlığı, yaptığım şakalarla hareketlenen yüzlerdeki gülüşü, midelerde benim için uçuşan kelebekleri, sarıldığım bedenleri kaplayan huzuru, yani nasıl desem benim sayemde dünyaya yayılan, miktarından emin olmadığım mutluluğu sana armağan ediyorum anne. Seni seviyorum.

(Bu tanrısallığın dışında kalan bütün olumsuz eylemlerimi kötü arkadaş çevreme armağan ediyorum ve armağanlar geri verilmez, ayıptır. Şimdi siz düşünün. Özellikle sen Neslihan)

(Mother and Children, 1950, Saul Steinberg)

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Bütün yetişkinler kibirli aptallardır.

Her zaman meraklıydım. Her türlü oyuna ilgi duyardım ve arkadaşlarımı severdim. Asla tanrıyı tanımadım ve etnik bir kimliğim olmadı. Ben sadece bendim. Olduğum gibiydim. Ancak hayatımda her zaman bana ne olduğumu ve ne olacağımı anlatan yetişkinler oldu. Bir gün benim de yetişkin olacağımı ve her şeyin değişeceğini söylediler. Yetişkinler her şeyi biliyorlardı. Aptallar. Önemli olan bilmek değil, anlamaktı ve yetişkinler bunu asla anlayamadı.

Yetişkinler bana geleceğimi anlattılar. Nelerden hoşlanacağımı, nasıl bir hayat yaşayacağımı. Bunu bana anlatırken yüzleri güler, keyiflenirlerdi. Yıllar önce karşıma geçip “büyüyünce görürüm ben seni, biz de senin gibiydik aslanım” diyen, değişeceğimi idda eden yetişkinler. O anda geleceğe itiraz etmenin anlamsız olduğunu anlamıştım. Ben “hayır” dedikçe onlar “evet” diyeceklerdi ve kimsenin elinde ötekini çürütecek kanıt olmadığından karşımda pis pis sırıtan kendinden emin yetişkin, sadist bir keyif alacak, kendi mutsuzluğunu benim geleceğime de yükleyerek tatmin olacaktı. Sustum. Her “görücez seni de” diyen yetişkinin karşısında sustum.

Artık konuşma zamanı geldi…

Tabi ki değiştim. Yaşlandım. Fikirlerim, hayata bakışım, hayatı algılayışım değişti hala da değişmeye devam ediyor. Ancak bu sonsuz olasılıklı hayatta kendimi tek bir hayata mahkum etmedim, ben yetişkin olmadım. Bildiğinizi sandığınız her şeyi çürütmek için sizi ikna etmeme, akıl dolu cümleler kurmama gerek yok, varlığım çürümüşlüğünüzün en büyük ispatıdır.

Mutsuz hayatlarınızı bize dikte etmekten vazgeçin. Sıkıcı işleriniz, afili arabalarınız, çirkin çocuklarınız umrumuzda değil. Bizim sözde değişecek premature hayatımız da sizin umrunuzda olmasın. Siz kaybettiniz ve kaybedeceksiniz.

Hiç bir şey bilmeyen ama anlayan bütün yaşını almış çocuklara selam olsun.

Sevgiliye Mektuplar

image

soğuk iyiden iyiye yerleşmeye başladı şirin kasabama. beyaz küçük evleri, sıcak havası ve insanları ile bilinen şirin kasabama… ilginç şekilde kış mevsimi sadece bitki örtüsünü ve hava durumunu etkilemiyor adeta içimize iliklerimize, ilişkilerimize işliyor burda. kara bulutlar yığıldıkça gök yüzüne insanların yüzleri de bir o kadar kararıyor, ifadeler keskinleşiyor. yazın güneyin bu güzel beldesini tercih eden ikiyüzlüler kışla birlikte bizi kendi acımıza, yalnızlığımıza terkedip büyük apartmanlrına, mega alışveriş merkezlerine kaçışıyorlar. çukulata bile eski tadını vermiyor… yağmur sadece camımı değil ruhumu da dövüyor, cama vuran her damla adeta bir kurşun gibi saplanıyor maneviyatıma. uçsuz bucaksız sahillerde sadece çürüyen hasır şemsiyeler kalmış, sessizce beyaz beyaz köpüren öfkeli denizi izliyorlar. bas bas bağırıp şehirdeki ikiyüzlülere haber veriyor bültenler “sel” diyorlar. sokaklarda su değil kasvet akıyor adeta. yazın hüküm süren mavi-yeşil huzur yerini gri bir tedirginliğe terketmiş durumda.
işte ilkecim az çok tasvir etmeye çalıştğım bu ortamda solunum yapmağa, ekmeğimi kazanmaya çalışıyorum. bu hiçlikten bir şeyler varetmeye, varederken de varolmaya çalışıyorum. gün be gün beni esir alan kara kışa daha büyük bir aşkla bağlanıyorum, zorla hayatıma girip beni zindanlara koyan kış hep buralarda kalsın, hükmü hiç bitmesin istiyorum. hiddetini artırdıkça, esen soğuk rüzgar beni daha bi sıkı sarıp, derimi dağladıkça tutkum daha da büyüyor.
 iyice zıvanadan çıktım böyle giderse valla domuz giribi filan olcam soğuk kucaklasın, ellesin beni derken, gerçi ananem çift kat yün atlet geydirio ama nemelazım ben gene de sakınayım. ne demişler ayağını sıcak tut, başını serin, fazla düşünme derin. evim var allaha şükür hergün soframda sıcak yemeğim var, hayır bu neyin tantanası ben onu anlamıyorum. karnım tok, sırtım pek her gün harçlığımı veriyo ananem “parasız adam olmaz oğlum al şu 20 lirayı arkadaşlarının yanında parasız dolaşma” diye de tembihliyor. daha ne olsun, ben hala gücümün yetmediği yok havaymış sıcakmış soğukmuş bırak işte allahın kudreti sen kendi işine bak, hem yağmur iyidir barajlar dolar çiftçi bağını bahçesini sular ülke kalkınır bi yerde. hep avrupalı itten kopuktan öğreniyoruz bunarı iki bağımsız batı avrupa filmi izledim mi klavye başına oturunca sanki deniz çamcı değil de lars von trier oluveriyorum kendime gelmem de zaman alıyor tabi. lars mış adamın kendine faydası olsa güzel bi yuvası, karısı 2 çocuğu bi de sigortalı işi olurdu. e kim evlensin şimdi larsla adamın düzenli mayışı yok bi şeyi yok, ama film çekcem bilmem ne diye ordan oraya gezsin dursun. itlik bu avrupalıların ciğerine işlemiş gülüm, biz ne kadar istesek de onlar gibi olamayız. bi iki yıl sonra bu lars elden ayaktan düşünce aklı başına gelcek “ah sigortamı yaptıraydım çoluk çocuğa karışaydım” diyecek ama iş işten geçecek. işte o zaman duyarsız danimarka halkı onu ölüme terk edecek ama bizde öyle mi? it kopukda olsa parasının pulunun kıymetini bilmese de show tv de bi haber bülteninde iki gözyaşı dökse, halkımız, şöhret camiası, hepsi yarıdıma koşar şerefsizim, baş tacı eder o adamı. ama işte danimarka halkı öyle değil refah seviyemiz yüksek diye insaniyetini yitirmiş cibiliyetsizler, ne ahlak kalmış ne örf adet.pislik herifler.sünnetsiz pezevenkler. hep kuyruk acıları var bunların ondan yazıp çiziolar yok türkiye şöyle, yok türkiye böyle. zamanında kapısına dayanmışız avrupanın altlarına sıçırtmışız bunları. hep gözleri var bu güzel topraklarda danimarka dediğin bi avuç toprak orada da ot bitmez hayvan yetişmez kurak yavan bi şey. lars o yüzden bilmez dalından kopan domatesin, hıyarın tadını. ama lafa gelince mangal da kül bırakmaz bu ahlaksızlar. yok efendim “türkiye medeni bi ülke değil” “islam kültürü halkları yozlaştırıyor” bilmem ne. lan oğlum ne medeniyetiden bahsediosun sen. sen daha büyük günahını torbaya yapıp camdan atarken bizim atalarımız burda alaturka hela üstüne tünüyodu. tuvaleti zar zor öğrettik ama hala taharet bilmiyosunuz siz, öyle kuru kağıtla temizlik olmaz domuz da olursunuz grip de çıkar, memleketinizde her türlü hastalık, musibet olur. hayır bi şey deği sonra tutup bize getiriyolar bak kırılıyo anadolu insanı. şeytan diyo topla mahalleden 2-3 arkadaş, bas kopenhagı ver bunların beline zopayı, dağıt oraları akılları başlarına gelsin.
ilkecim kusura bakma konu birazcık dağıldı, ben pastoral öğelerden yararlanıp, kendi rusal durumumu bu öğelere bağlıcak, sonra da işte her insanın başlı başına ayrı bir dünya, keşfedilmesi izlenmesi gereken ne müthiş varlıklar olduğundan filan bahsedicektim. bu ecnebiler insanın aklını bulandırıyor ama neyse işte durum bu yani. nasılsın  sen iisindir umarım bizler de iyiyiz çok şükür ananem de iyi herkes sağlığına duacı.çok selam ediyorum sana ve sık sık yazmanı istiyoruz görüşürüz (bayram tatilmiş gelicem sanırım 5-6 sı gibi alırım bieti alınca haber ederim)

( 11/02/2009 tarihinde sevgiliye yollanmıştır. Gönderildiği gibi hatalarıyla paylaşılmıştır.)

(August Strindberg, The Town 1903)

Sevgiliye Mektuplar

image Sevgilim İlke Beyaz;
Bodrum'un o yakan sıcağını bilirsiniz. İşte bu sıcağın tehsirinde bugün can dostum Gökhan Korkmaz'la buluşup, Cafe De Le Bour a yürüdük. Şehrimizin görkemli camiinin hemen yanında, begonvillerin çiçeklerini döktüğü arnavut kaldırımlı şirin bir sokakta bulunur bu kafe. Ah sevgilim bir görseniz bu kafe adeta Bodrum'un ruhunun mimariyle dışa vurulmuş hali gibidir, çekingen genç aşıklar bu güzel kafede gizlice buluşurlar, yaşlılar ise huzurun ve sessizlğin tadını çıkarırlar. E tabi Cafe De La Bour a gelip de Madam Heleni’ nın o meşhur böğürtlenli turtalarından yemeden gidilmez. Eşiyle birlikte Kos'tan Bodrum'a yerleşen Madam Heleni bu turtalarının malzemelerini bizzat ailesinin sahibi olduğu Antzexza Bağlarından getirtir. Her cuma taze taze gelen bu böğürtlenler Madam'ın ellerinde adeta bir sanat eseri olan muhteşem turtalara dönüşürler. İlkuşcuğum gevezeliğimi mazur görün, uzun bir müddettir sizden mektup alamadığımdan size anlatacak öyle çok şeyim var ki. Kuşlar, ağaçlar ve hatta deniz dahi sizi sorar oldu buralarda. Minik ellerinizi, dalgalı saçlarınızı, manalı gözlerinizi sadece benden değil bu şehirden de mahrum ettiniz sevgilim. Geliniz artık, üzerinde başharfleriniz işlenmiş bana hediye ettiğiniz mendili yanımdan ayıramaz oldum. Beni bir mendille avunmaya muhtaç etmeyiniz.
Sevgili dostum Gökhan Korkmaz da bu halimi görüp “Denizciğim nedir bu bedbahtlığının sebebi?” diye sual edince dayanamayıp küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladım inanabiliyor musunuz İlkuşcuğum. Ben hıçkırıklara boğuluyorken, Gökhan Bey beni sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da diğer maslardan küçümserce yönelen bakışlara benimle birlikte göğüs geriyordu. Nihayet sakinleştiğimde ise konuşmak için harcayacağım nefesi çoktan ağlayarak tüketmiştim. Son bir çabayla “Götürün beni burdan Gökhan, lütfen götürün.” diyebildim.
Şimdi de size yalvarıyorum İlke, lütfen geliniz, sevgilim daha fazla dayanamıyorum, sizsiz geçen hergün her dakika adeta kör bir bıçak gibi saplanıyor bedenime. Daha fazla ne kadar dayanırım bu yaralarla nasıl hayatta kalırım? Ölümüme mani olun ve gelin İlkuşcuğum gelin ve şifa olun yaralarıma. Mektubumla beraber bir de küçük resmimi yolluyorum. En kısa zaman da görüşmek ümidi ile…
Biricik ve sizin olan Denizciğiniz
( 21/06/2010 tarihinde sevgiliye yollanmıştır. Gönderildiği gibi hatalarıyla paylaşılmıştır.)
( Resim Johanna Perdu)

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Her sohbetimiz görkemliydi. Yıktığımız bütün değerlerin yerine umutlarımızı  koyuyorduk. Nefrete karşı sevgi, acıya karşı haz. Çözümlemelerimiz hız kazanmış, yaşamı daha farklı algılamaya başlamıştık. Kelimeleri ele alıyor, hepsini; üstünde hemfikir olduğumuz duygularla dolduruyorduk. Her şey iyi gidiyordu. Bazen dağlara çıkıyor, yaprakları dinliyor bazen ise denize inip maviyi izliyorduk. Gerektiğinde şehirde kalabalıklara karışıyor, yabancıların arasında kayboluyorduk. Her nefes, her an muhteşemdi.

 Biz hayatlarımızı idealize etmekle uğraşırken, toplum gözlerimizin önünde can çekişiyordu. Gören göz değiştirir, Schrödinger bunu bize anlatmıştı. Bu durumdan sonuna kadar sorumluyduk.

 Marx, ürettiği elinden alınan işçinin hayata yabancılaştığını bu yüzden üretim araçlarının işçilerin yani gerçek sahiplerinin kontrolünde olması gerektiğini söylemişti. Oysa yabancılaşmamız ürettiklerimizden değil bizzat üretim sürecinden yani çalışmaktan kaynaklanıyordu.

 Kaba üretim artık makinelere emanet edilmeli, bedeni özgürleşen insan, süper insana evrilmeliydi. Medeniyetin en saf halinin yaşandığı Antik Yunan’ın hayaleti dünyaya egemen olmalıydı. Bu dev aristokrat toplumunun köleleri ise makineler olacaktı.

İletişimin gelişmesi, üretimin makinelere bırakılması kitle kültürlerinin çöküşü anlamına geliyordu. İzolasyondan kaynaklanan etnik kültürler de, yalanlar üzerine kurulmuş din kültürleri de insan iradesinin karşısında eriyecekti. Sanata, bilime ve felsefeye dahil olan her beyin ile birey kuvvetlenecek, öznel kültürlerle insan yeni bir bilgi zenginliğine adım atacaktı. O andan itibaren insan toplumu, içeriden dışarı doğru taşacak, kendini var edecekti.

Makro dünya avuçlarımızdaydı ve onu bırakmaya niyetimiz yoktu. Devrim kıvılcımı Moda’da yanacak, ateşi tüm dünyayı ısıtacaktı. Estetik bir devrimin romantik neferleriydik ve mutluyduk. Kendi içsel aydınlanmamızın yanına katık ettiğimiz bu ütopya ile özgürlük-adalet çelişkisine denge getirecektik ama asla tatmin olmayacaktık çünkü sadece aptallar tatmin olurdu.

Tüm bu düşündüklerimden sonra hala bir ofiste, bir bilgisayarın karşısındayım. Teorik coşkunluğum ve kibrim her gün hayatımın üzerine bir balyoz gibi iniyor. Kilo alıyorum, maaşlar tam yatmıyor. Çoraplarımın tekleri hep kayıp, geceleri yatmadan, sabahtan kalan kurumuş  ekmeği yiyorum. Otuz bir çekiyorum. Yalanlar söylüyorum. Yaşlanıyorum lan yaşlanıyorum!

İnsanlar acı çekmeye, ölmeye devam ediyor. Durduramıyorum. Öfkeleniyorum. Ne yaparsam yapayım olmuyor. Olduramıyorum.

Yaşam denen, insana dair her şeyi yıpratıp deforme eden bu  boktan süreç, sınırsız kaotik gücüne rağmen hala bir şeyin karşısında titriyor. Umudun karşısında.  Hala umut ediyorum.

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Anlatacak neyim var ki? Gerçekten bir şeyler anlatmak isteyip de kafamın içinde gezinirken sadece boşlukla haşır neşir olmak beni mutsuz ediyor. Sadece arada yüzüme çarpan birkaç cümle. Bütünlüğü, derinliği olmayan kelime yığınları.

Dünyadaki tüm daktilolar mutsuzdur. Dijital çağın altında ezilen hüzünlü mekanik aletler. Kimse duymadan, kimse bilmeden soyları tükenip gidecek, belki modern akrabaları onların mirasını sürdürecek ama daktilo buralarda olmayacak. Daktilo artık bir hüzün makinesidir.

Ben normalim. Gerçekten çok normalim.

Heteroseksüel bir erkek olarak isyanım şudur: Kadınlar! Unutmayın siz her mastürbasyon yaptığınızda bir erkeği de mastürbasyona mahkum etmiş oluyorsunuz. Bunu yapmayın.

Kendini iyi ifade eden insanlara tapıyorum. Evde bir odayı küçük bir sunağa çevirdim. Her gün kendini iyi ifade edenler için burada mütevazi ayinler düzenliyorum, kurban veriyorum. Sizi seviyorum.

Sanatı her zaman bir arayış olarak düşünmüştüm. İnsan güzeli arıyordu. Oysa sanat sadece bencillikmiş başka bir şey değil.

Şu an ekmeğimin peşindeyim.

Adım Bruallan, Khaz Modan dağlarında herkesten uzakta ayım Mumu ile yaşıyorum. Avladığım hayvanlar sayesinde hayatta kalıyorum. Kalabalıkları sevmiyorum. Süleyman gibi kuyumculukla uğraşıyorum, değerli taşlardan eşsiz takılar üretiyorum. Bira ve duman içmeyi seviyorum.

Sıfır hacimli, sonsuz kütleli bir nokta. Sadece senin için Gamze, sadece senin için.

Gergin bir adamım. Büyük böceklerden ve tutucu insanlardan korkuyorum.

Damacana suların neden 19 litre olduğunu hiç düşündünüz mü? Türkiye’de satılan her 20 litre suyun 1 litresini Amerika Birleşik Devletleri alıyor. Kendi ülkemizde su satabilmemiz için yaptığımız bu anlaşma onur kırıcıdır.

Arkadaşlarıma aşkla bağlıyımdır. Evet gerçek aşk. O sevdiğiniz “özel” insana karşı hissettiğiniz “özel” duyguları ben bütün arkadaşlarıma karşı beslerim.

Neden seni bir seks objesi olarak görmeyeyim? Sen sadece iş gören bir makine misin? Seni çocuklarının annesi, bulaşık makinesi, temizlik robotu olarak gören adam mı sana saygı duyuyor? Yo dostum yo, ben daha çok cinsel kimliğinle ilgileniyor olabilirim ama fiziğin kadar karakterine de saygı duyuyorum. Sadece öbür konuyla daha fazla ilgilenmek istiyorum, bir seçim yapıyorum. Haz iyidir, sizi kimin değersiz hissettirdiğini bir daha düşünün.

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Bilemiyorum. Zaten her şey bu yüzden oluyor. 

Çelişkiler ruhumu kavururken hiç bir şey yokmüş gibi etrafa gülücükler mi saçmalıyım? Düzen ve anlam görmek için programlanmış bir beyine anlamsızlığı dikte mi ettirmeliyim? Bilemiyorum.

Ben her an ölürken, bu hastalığın pençesinde yokluğa sürüklenirken, insanlar nasıl oluyor da etrafımda kahkahalar atıp bana sevgiden mutluluktan bahsedebiliyorlar? Bana hastalığımı unutturmaya mı çalışıyorlar? Yoksa kendi hastalıklarını unutmaya mı? Bu hastalıkla savaşmayacak mıyız? Bizi ölüme mahkum eden bu illete karşı koymayacak mıyız? Yaşam denen evrenin bu iğrenç dışa vurumuna karşı durmayacak mıyız? Bilemiyorum.

Hayatıma anlam mı katmam gerek? İnsanlığın iyiliği için kıran kırana bir siyasi mücadeleye mi girişmeliyim? Kadının kıvrımlı vücudunda kayıp mı olmalıyım? Ya da her şeyi geride bırakıp kırlarda mı yaşamalıyım? Nasıl yaşamalıyım? Bilemiyorum.

Sosyalliğimin kölesi mi olmalıyım? Yalnızlığımın kralı mı? Bilemiyorum.

Artık karar alamıyorum. Güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayıramıyorum. O kadar nesnelleştim ki seçim yapamıyorum, yaşayamıyorum.

Ne olacak? Bilemiyorum.

Artık hiç bir şeyi bilemiyorum.

(Evet, “yokmüş”. bütün yazıda sadece buna mı takıldın? Bu mu? Bilemiyorum.)

Kah Edepsiz Kah Edebi

image

Güzel bir sonbahar günü, Moda sakin. Pazarın tadını çıkarmak isteyen insanlar, sokaklara dökülmüşler. Hava güneşli ancak serin. Kasıma yakışan bir gün. Bankta tek başıma oturuyorum. Sigaramı çıkartıp ağzıma götürüyorum. Sigara içmeyi seviyorum. Huzur içinde etrafı izlerken birden onu görüyorum. Kadının nasıl göründüğünü size anlatmayacağım ancak beynimde çok karmaşık bir takım kimyasal reaksiyonları başlattığı kesin. Kadına odaklanmış, gözlerimle onu takip ederken kadın yanıma yanaşıyor. Bana bakıyor. Ben de ona bakıyorum. Hiçbir şey demeden şefkatle yanağımı avcuna alıyor. Tek istediğim gözlerimi kapatmak ve sonra huzur…

“Birlikte dinliyorlardı. Ancak Semih’in dikkati çoktan dağılmıştı. Dirseklerinin temas ettiği ten onu heyecanlandırmıştı. Müzik odanın içinde akıyordu ve bu gerçekten nostaljikti. Semih kendini tutmak istemedi, hep öyle yapardı. Önce kadının sırtına dokundu, onu sevmek istiyordu. Boşta kalan eliyle kadının saçlarını geriye attı ve boynuna bir öpücük kondurdu, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha ve sonra bir tane daha. Kadın olduğu yerde hafifçe hareket etti, kendini geriye çekip Semih’e baktı. Semih de ona bakıyordu. Semih her detayına ayrı ayrı hayran olduğu yaratılmış bu en güzel suret karşısında nefes alış verişinin hızlandığını hissetti ve gözlerini kapayarak kadının dolgun dudaklarına daldı. Artık Semih’in elleri özgürce sevmek istediği bedeni seviyordu. Tüm benliğini saran bu ürpertici fakat tanıdık ve hoşuna giden his ile kadının üstüne giydiklerinden kurtulmak istediğini fark etti.  Bir anda durarak alelacele kadının üstündeki her şeyi çıkardı. İstemsizce hayran olduğu, bu yuvarlak hatlı varlığın, her kıvrımına önce bakışlarıyla sonra da elleriyle dokundu.

“Semiiiiiih!”

Bu yersiz çağrı Semih’in şehvet zincirlerini kırdı ancak ne olduğunu anlaması için yeterli zaman geçmemişti. Bildiği fakat bu odada olanlara kesinlikle ait olmayan bu çağrı daha sağlıklı düşünebilmesini sağlayamamıştı ama refleks olarak kadından uzaklaşmış, biraz da korkudan sinmişti. Şimdi odanın ortasında gözlerini kendisine dikmiş bakan annesini izliyor, kendi aklından geçecek ilk anlamlı iletişim düşüncelerini bekliyordu:

“Anne?”

“Anne tabi eşşoğlueşek! Napıyorsun burda?”

Semih duyduğu utancın da etkisiyle düşünmemeyi tercih etti ancak şaşkınlığı hala geçmemişti.

“Sana kaç defa anlattım şu kızı aklından çıkar diye, delirtecek misin beni? O kızdan sana hayır yok paşam. Bunu kendine de yapma bize de yapma.”

Semih’in annesi olduğu yere çöktü, ellerini yüzüne kapadı . Bu primitif duygu patlaması ritüeli Semih’i şaşırttı. Gerçek hayatta ağlayan kimseyi görmemişti. Semih annesine yardım etmek için ürkekçe yerinden kalktı, annesine yöneldi. Başında durdu, elini ona uzattı ama daha ona değmeden annesi kafasını kaldırdı ve gözlerini Semih’in gözlerinin içine dikti.

“Saatlerdir seni uyandırmaya çalışıyoruz. Uyku/Uyanıklık Bariyerini etkinleştirmişsin ayrıca Rüya Bilinç Eşiğini de çok yükseltmişsin. Neden böyle yapıyorsun Semih?”

“Of rüya görüyorum ve sen şu an beynimi manipüle mi ediyorsun?”

“Evet söyledim ya Rüya Bilinç Eşiğini çok yükseltmişsin. Bu yüzden rüyada olduğunu anlaman imkansız. E bariyeri de etkinleştirmişsin, yukarda seni uyandıramıyoruz, bedenin her uyarana kapanmış. Kim bilir ne zamandır aklının içinde seni arıyorum?”

“Tamam anne ya. Sana hesap mı vericem nasıl rüya görücem diye. Beni yalnız bırakın. Sıçtın içine rüyamın, şimdi rüya olduğunu biliyorum.”

“Bi de bu kızı koymuş rüyasına. Oğlum bu kız zamana teslim olmadı mı? Unut artık şu orospuyu.”

“Sana hesap mı vericem ya? Ben uyanıyorum.”

“Baban bekliyor başucunda , o da buralarda bir yerlerde seni arıyor. İyi ki önce ben buldum seni. Ben de üst katta yatıyorum. Birazdan yanına gelicem ve konuşacağız. Hem de uzun uzun konuşacağız.”

Semih yatağında gözlerini açtı. Bilinçaltı teknolojisinin nimetlerinden faydalanmayı seviyordu. Gençler arasında çok popüler olan bu tip programlar özellikle muhafazakar aileler tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Semih’in ailesi ise oğullarının bu tip programlar kullanmasına karışmıyordu. Semih’in istediği gibi kendini yaratmasını, tam bir özgürlük ürünü olmasını istemişlerdi. Ancak işler istedikleri gibi gitmiyordu.

İnsanlar, üretim araçlarını robotlara devredeli yüzyıllar olmuştu. Bu devir-teslim, antimadde bilinçlerin üretilmesiyle kapanmış eski bir çağın başlangıcıydı. Artık unutulmuş bir tarihti. İnsanların maddesel formlarını koruyarak hayatta kalmalarını sağlayacak her şey otomatik olarak makineler tarafından yapılıyordu. Barınma, beslenme ve sağlık sorunlarının olmadığı dünyada önce her şey iyi gidiyordu. İnsanlar doğanın onları mahkum ettiği kırılganlıklarından bir nebze olsun sıyrılmış gibiydi. Makinelerin kök hücre ve sağlık alanındaki çalışmaları insanı çok önceleri ölümsüz kılmıştı. Fakat bu sonsuz, seçimli hayatlar bizzat sahipleri tarafından tek tek bitirilmeye başladığında kimileri bunu diyalektiğin intikamı olarak kutsamış ve türümüzün misyonunu tamamladığını iddia etmişti. Evrenin bu meydan okumasına insanlığın cevabı gecikmeyecekti. Üretilen bir sibernetik cihaz, çağın vebası “intiharı” yer yüzünden sileceğini vaad ediyordu. İnsanın kusurlu yaradılışına uyacak şekilde maddesel olarak tasarlanmıştı. Beyne yerleştirilen ZND adlı bu cihaz, sahiplerinin karşılıklı iletişimini sağlıyor ve bütün kullanıcılarının düşüncelerini matematik diline çevirerek bir düşünce havuzunda topluyordu. Sonra bunları işlemesi için hiperuzayda kurulu bilgisayarlara gönderiyordu. Bu maddesiz bilgisayarlar dünya zamanıyla katrilyonlarca yıl boyunca bütün varoluş olasılıklarını hesaplayarak bunu düşünce havuzu ile birleştiriyor ve evrenin tamamen bu düşüncelerle şekillenmesi için ZND sahiplerinin neler yapması gerektiğini onlara görev olarak iletiyorlardı. (Bizim maddesel vücudumuzun mahkum olduğu bu gerçekliğin dışında, bu evrenin ötesinde hiperuzay veya eskilerin deyişiyle metafizik diyarlarda zaman yoktu ve burada üretilecek bilgisayarların insanı zamanın esaretinden kurtaracağı düşünülmüştü ancak bu beklendiği gibi bir anda olmayacaktı.) Fakat bu bizim bildiğimiz “görev” ve “sorumluluk” kavramlarının dışında kalıyordu. Kişi kendi düşüncesi tarafından optimize edilmiş görevlere yollanırken kendini bir emir komuta zinciri içinde hissetmiyordu. Bu daha çok bizim bir ihtiyacımızı karşılama arzumuza benzeyen bir histi. Bu üretim alanını makinelere devrettiğimizden beri unutulmuş bir histi. ZND, kullanıcı sayısını 1,5 milyara çıkardığında ilk etkiler görülmeye başlandı; artık dünya, seçim yapmaktan bir gün sıkılıp intihar edeceğini düşünen insanların korkularıyla beslenen bir oyunun sahasına dönüşmüştü. Oyunun ödülü ise sonsuz hayattı. Görevleri ne kadar iyi tamamlarsanız bu sizi intihardan o kadar uzak tutacaktı. Bu kaotik mutluluk oyunu çok uzun yıllar devam etti ta ki “sıkılanlar” ortaya çıkıncaya kadar. Oyun o kadar çok düşünceyle besleniyordu ki oyundan sıkılmak imkansızdı ancak sıkılanlar oyunun içeriğinden değil “oyun oynama fikrinden” sıkıldı. Oyun ne kadar eğlenceli olursa olsun, onlar oyun oynamak istemiyordu. Önce hepsinde toplu kayıtsızlık yaşandı, duruyorlardı. Sıkılanların sayıları, düşünceleri hesaplamalarda etkili olacak kadar çoğaldığında, maddesel arzulardan, felsefi sorulara yönelen düşünceler ile görevlerde değişimler olmaya başladı. Fiziksel etkileşimden sıyrılan görevler, kişiyi daha çok düşünmeye sevkediyordu. Bir yerde bütün ZND kullanıcıları öznel evrenlerinde kayboldular. Ancak bir noktada bu toplu arayış, bu zamana kadar evreni sadece dinleyen insanın onunla artık konuşmasını sağlayacaktı. Bu karmaşık iletişim evrenin beş farklı şekilde algılanmasını sağladı. Her biri farklı bir ekolü oluşturdu. Sıkılanlar, Hazcılar, Yaratıcılar, Zaman Yolcuları ve Başka Hayatçılar. Sıkılanlar, fiziksel varoluştan elini eteğini çekmiş, sorularla yaşayanlardı. Bir çok isim aldılar. Hiççiler, septikler, tembeller, miskinler, yaşayan ölüler. Ancak onlar başlangıçtı. (Bilinen fiziksel evrenimiz sınırlarında sadece iki tane sıkılan kalmıştır. Bunlar Tepet ve Anvil’dir. İlk sıkılmaya başladıkları andan bu yana soru üretmeye devam etmektedirler. ZND nin bir nimeti de “merak” isimli açlığı bastırması oldu. Maddesiz bilgisayarların ZND ile iletişimi sayesinde aklınıza bir soru takıldığında cevabı hiperuzayda hesaplanarak size iletiliyordu. Bu  unuttuğunuz bir şeyi hatırlamak hissi yaratırdı. Bu sayede sorularınızın cevabını sürekli öğrenir ama hatırlama hissi yaşardınız. Ve işte bu yüzden uzun süre bir sıkılan olmak zordu çünkü soracak sorunuz kalmıyordu. İlk ekol olarak da bilinmekteydi.). Hazcılar sinir sistemine tapıyorlar ve başlangıç olarak onu gösteriyorlardı. Bu yüzden onu her yönden beslemeleri gerektiğini düşünüyorlardı. ZND sayesinde bütün evreni fiziksel olarak sinir sistemleriyle algılıyorlardı. Buna madde ile özün kucaklaşması deniyordu. Yaratıcılar ise kendi içinde ikiye ayrılıyordu: Tanrılar ve Minimalistler. Tanrılar, ZND sayesinde evrenin istedikleri köşesinde maddeye şekil verebiliyor, yeni hayatlar ve gezegenler yaratabiliyorlardı. ZND si ilk takıldığından beri ( ZND insanlara ilk tanıtıldığında ticari bir üründü, yüzyıllar içinde her doğan insana 3 yaşında takılması yasayla zorunlu hale getirildi. “Mahr Kutri” denilen törenlerle ZND si takılan her insan o andan itibaren bilincin bir parçası olarak eşit ve biricik ilan edilirdi. ) gezegen yaratan bir Tanrının şu anda iki galaksisi ve 1.286.749 farklı canlı türü vardı. Hala da yaratmaya devam ediyordu. Minimalistler ilkel insana özeniyorlardı ve doğanın bizi sınırlaması gerektiğine inanıyorlardı. Resim, heykel, dans, sinema, mühendislik gibi primitif branşlarla ilgiliydiler. Zaman Yolcuları, evrenin ham maddesinin zaman olduğunu düşünüyorlardı ve zaman içinde varoluşun çeşitli evrelerinde bulunup, “an” ları bizzat deneyimliyorlardı. Toplum tarafından pek sevilmeyen insanlardı. Hep sorun çıkarırlardı ve tehlikeli bir hayatları vardı. Son olarak da Başka Hayatçılar. Bunlar yeni oluşmakta olan bir ekoldü. Neo-Sıkılanlar da denen bu genç ekol, yeni bir ZND yazılımının takipçileriydiler. Bir Minimalist tarafından üretilmiş bu yazılım sayesinde biyolojik bir parçasına sahip olunan bir canlının bütün hayatını deneyimleme yani yaşama fırsatı elde ediyorlardı. Başka Hayatçılar bütün gün hareketsiz durarak, başkalarının hayatlarını yaşıyorlardı. Bu son derece bağımlılık yapıcı bir süreçti ve gençler arasında yeni bir uyanış, yeni bir çağın başlangıcı olarak görülüyordu. Program ilk tasarlandığında “gerçek empati” olarak lanse edilmişti. Empati yapmak istediğiniz insanın DNA içren herhangi bir parçası ile maddesel temas yeterli oluyordu. Ancak bir anda başka bir insan olarak varoluşu algılamak, kullanıcılar üzerinde yıkıcı bir etki yarattı. Bilinç tekliğini yitirdi. Düşünce havuzunda kayboldu. İşte bu insanlar yoğun bağımlılık ile, kendi hayatlarını yaratmak yerine, durmadan başkalarının hayatlarını yaşamaya başladılar. Hatta bir DNA borsası oluştu ve geçmişte yaşamış, bugün yaşayanlardan farklı bir tür olan 21. Yüzyıl insanının genetik materyali bir anda en değerli molekül haline geldi. Ölüm adeta kutsanıyor, ölmüş bilinçler, modern insanın beyinlerinde yankılanıyordu. Aynı hayatlar milyarlarca insan tarafından tekrar tekrar yaşanıyordu.

“Baba beni anlamıyorsunuz ya, onu çok seviyorum. Sonsuza kadar onunla olmak istiyorum.”

“O bir zaman yolcusu. Bir gezgin. O artık sadece zamana ait ve zamanda ona ait. Onu unutmak zorundasın.”

“Ama neden?”

Soruyu sorar sormaz Semih cevabı hatırlamıştı. Hiperuzayda bir bilgisayarın karmaşık matematik hesaplamalarından çıkan sonuç, beynine gönderilmiş, Semih de cevabı hatırlamıştı.

“Hep aynı şey, bir bilgisayarın bana anlattığı şeyleri hissediyorum, algılıyorum. Ben bu kadar bağımlılığın olmadığı salt iradenin hissettiklerini merak ediyorum, madem benim bu duyguyu yaşamam evren açısından uygun görülmüyor o zaman ben de sonsuza kadar başka hayatlar yaşayacağım. Milyarlarca kez aşkı tadacağım ve her seferinde farklı olacak.”

Semih, babasının şaşkın öfkesini hissedebiliyordu ve hiç beklenmedik bir şey oldu. Semihin babası ağzını, dilini ve ses tellerini kullanarak öfke belirten sesiler çıkardı. ZNDnin mecburi kılınmasından çok değil üç yıl içinde telepati yeteneklerimiz tamamen konuşmanın yerini almıştı. Bu ilkel iletişim yöntemi sadece bir kaç minimalist tarafından kullanılıyor, nesilden nesile aktarılarak korunuyordu. Babasının da adamış bir minimalist olduğunu bilen Semih, yine de ilk defa  insan sesi duymuştu ve bu onu şaşırtmıştı.

“Bak oğlum bunun risklerinden sana bahsettik, başka insanların hayatlarını deneyimlemek biricikliğini yitirmene sebep olur. Bölünürsün ve sen artık başka birilerisindir.”

“Ben kararımı verdim bu riske değer, saf olanların, ölmüşlerin hayatlarını yaşamak istiyorum. İlk olarak en son ölmüş akrabamdan başlayacağım”

“Fakat bu milyarlarca yıl önce yaşandı. DNAsına nasıl ulaşacaksın?”

Babası soruların cevaplarını hatırlardı. Bütün alternatif yolları biliyordu. Semih de kendine aynı soruyu sormuştu ve aynı cevapları hatırlamıştı.

“Deniz daha hayattayken gen haritası çıkarımlaştı. Bu elimizde zaten var tek yapmam gereken, antimadde transformatörüne verileri girip  benim için DNA’nın bir kopyasını üretmesini sağlamak.”

“Hikayesi olmayan bir DNA. Sana ne anlatmasını bekliyorsun? Ne anlatacağını şu an ikimizde biliyoruz, yaşamamış DNAların hikayeleri yoktur.”

“O zaman ben de kök hücre servislerinden isterim.”

“Başka insanların kök hücrelerine ulaşamazsın. Bu yasak.”

“Yasak ama bunun mutlaka bir yolu olmalı. Acaba ne?”

Semih’in yüzü gülümsedi. Hepsini hatırlıyordu.”

Gözlerimi açtığımda kadın artık olması gereken yerde değil. Sadece bir kere gözlerimi kırpmış olmama rağmen sonsuz hayat yaşamış gibi hissediyorum. Gülümsüyorum.

Yarak Kürek

image

Filmlerde sevdiğim 5 şey:

Acme Corporation

Üç deniz kabuğu

42

Wilhelm çığlığı

Klingonca

More Information